Lady Lazarus
"Gözlerimden öptü, ellerimden öptü, ellerimden. Avuç içlerimden öptü. Unutabilir misin şimdi? Ben, ölsem unutamam"
Sabahattin Ali
masumcetin:

Diego Rivera’ma..
Seni sevmeye başlayalı çok uzun zaman oldu. Küçük bir kız çocuğu idim, seni sevmeye başladığımda. Şimdi ise bedeni çürümeye başlayan yaşlı bir kadınım. Bütün bedenler çürüyor aslında Diego’m. Eskiyor bütün bedenler.
Ama acı çeken yüreği var ise bir bedenin, daha hızlı çürüyor o beden.
Benim acı çeken bir yüreğim var Diego. Seni sevmeye başladığım o günden beri, acı çeken bir yüreğim var.
Beni anlamadın demeyeceğim. Beni anladın. Zaten en dayanılmaz acı buydu. Sen beni anladın. Anladığın halde canımı yaktın Diego…
Ben de seni anlamak istedim. Tüm hayatımı, hayatımın her bir zerresini seni anlamaya adadım. Sen nereye gittiysen, ben de gittim. Sen neye güldüysen ona güldüm. Sen kimi sevdiysen onu sevdim. Hangi kadınla seviştiysen o kadınla seviştim. Bende bulamadığın ve başka kadınlarda aradığın şeyi keşfetmek için, senin öptüğün kadınları öptüm. Dokunduğun kadınlara dokundum…
Senin sevmediklerini de sevdim ben Diego. Neden sevmediğini anlamak için, onları… sevdim !!! Ya da sevmeye çalıştım… İçimdeki, sana dair olan öfkeyi dindirmek için yaptım belki. Öfkem dinmedi Diego.
Her defasında körkütük aşık olarak, sana döndüm. Ya da aslında senden hiç gitmemiştim.
Seninle Amerika’ya gelmemi istediğinde, benim olduğunu sandım. En büyük yanılgım oldu bu belki de. Sen ne benim ne de başka bir kadının olamazdın. Kimseye ait olamazdın sen ! Ruhun buna izin vermezdi. Oysa ki ben, sana ait oldum hep. Yattığım tüm adamlar ile sana ait olarak yattım Diego. Acı çekerek seviştim onlarla…
Bir tek senin çocuğunu doğurmak istedim. Ah Diego’m.. Bu paramparça rahmimden nefret ettim, bebeğimizi tutamayınca. Söküp atmak istedim rahmimi. Sana çocuk doğurmayı beceremeyen bir organı taşımak yük oldu bana.
Kanlar içinde kaldığımda beyaz çarşaflar üzerinde, bana nasıl acıyarak baktığını gördüm. Nasıl korktuğunu, ölmemden. Sırf bundan ölmedim ben Diegom. Sen acı çekme diye. Ve beni terk ettiğinde, o kanlar içinde kaldığım günkü acı dolu bakışlarına sığınarak, acılı mektuplar yazdım sana. Çaresizlik kokan, kadınlık onurumu ayaklar altına aldığım mektuplar yazdım. Bana acı ve geri dön istedim. Buna bile razıydım sevgilim.
Senin çirkin olduğunu söyleyen annemden nefret ettim. Sana benim gibi bakamayan herkesten. Senin güzelliğini görememelerini anlayamadım hiç…
Kurbağa sevgilim, Diego’m… Bana dünyanın en büyük acısını yaşattın sen. Gün be gün öldüm seni sevmeye başladığım ilk andan itibaren.
Ama sevgilim, bir daha gelseydim dünyaya yine seni severdim… Canlı canlı çürüyeceğimi bilerek!Frida Kahlo 

masumcetin:

Diego Rivera’ma..

Seni sevmeye başlayalı çok uzun zaman oldu. Küçük bir kız çocuğu idim, seni sevmeye başladığımda. Şimdi ise bedeni çürümeye başlayan yaşlı bir kadınım. Bütün bedenler çürüyor aslında Diego’m. Eskiyor bütün bedenler.

Ama acı çeken yüreği var ise bir bedenin, daha hızlı çürüyor o beden.

Benim acı çeken bir yüreğim var Diego. Seni sevmeye başladığım o günden beri, acı çeken bir yüreğim var.

Beni anlamadın demeyeceğim. Beni anladın. Zaten en dayanılmaz acı buydu. Sen beni anladın. Anladığın halde canımı yaktın Diego…

Ben de seni anlamak istedim. Tüm hayatımı, hayatımın her bir zerresini seni anlamaya adadım. Sen nereye gittiysen, ben de gittim. Sen neye güldüysen ona güldüm. Sen kimi sevdiysen onu sevdim. Hangi kadınla seviştiysen o kadınla seviştim. Bende bulamadığın ve başka kadınlarda aradığın şeyi keşfetmek için, senin öptüğün kadınları öptüm. Dokunduğun kadınlara dokundum…

Senin sevmediklerini de sevdim ben Diego. Neden sevmediğini anlamak için, onları… sevdim !!! Ya da sevmeye çalıştım… İçimdeki, sana dair olan öfkeyi dindirmek için yaptım belki. Öfkem dinmedi Diego.

Her defasında körkütük aşık olarak, sana döndüm. Ya da aslında senden hiç gitmemiştim.

Seninle Amerika’ya gelmemi istediğinde, benim olduğunu sandım. En büyük yanılgım oldu bu belki de. Sen ne benim ne de başka bir kadının olamazdın. Kimseye ait olamazdın sen ! Ruhun buna izin vermezdi. Oysa ki ben, sana ait oldum hep. Yattığım tüm adamlar ile sana ait olarak yattım Diego. Acı çekerek seviştim onlarla…

Bir tek senin çocuğunu doğurmak istedim. Ah Diego’m.. Bu paramparça rahmimden nefret ettim, bebeğimizi tutamayınca. Söküp atmak istedim rahmimi. Sana çocuk doğurmayı beceremeyen bir organı taşımak yük oldu bana.

Kanlar içinde kaldığımda beyaz çarşaflar üzerinde, bana nasıl acıyarak baktığını gördüm. Nasıl korktuğunu, ölmemden. Sırf bundan ölmedim ben Diegom. Sen acı çekme diye. Ve beni terk ettiğinde, o kanlar içinde kaldığım günkü acı dolu bakışlarına sığınarak, acılı mektuplar yazdım sana. Çaresizlik kokan, kadınlık onurumu ayaklar altına aldığım mektuplar yazdım. Bana acı ve geri dön istedim. Buna bile razıydım sevgilim.

Senin çirkin olduğunu söyleyen annemden nefret ettim. Sana benim gibi bakamayan herkesten. Senin güzelliğini görememelerini anlayamadım hiç…

Kurbağa sevgilim, Diego’m… Bana dünyanın en büyük acısını yaşattın sen. Gün be gün öldüm seni sevmeye başladığım ilk andan itibaren.

Ama sevgilim, bir daha gelseydim dünyaya yine seni severdim… Canlı canlı çürüyeceğimi bilerek!

Frida Kahlo 

Mutlu Yıllar
Cem Adrian

Söyleyecek çok şeyim var ama buna rağmen söyleyebilecek gücü bulamıyorum kendimde.

Hem sana kızıyorum bugün hem de kendime. Tüm koşullar uygunken bu kadar mesafeyi aramıza soktuğumuz için, bu kadar uzak kaldığımız için kızıyorum ikimize de…

Oysa bugün özel… 

Oysa bugün birlikte olma zamanı…

Oysa bugün her şey için güzel bir adım atılabilir…

Aramızda aşılmayacak yollar yok buna rağmen aramıza aşılamayacak duvarlar örüyoruz… Yolları aşmak mümkünken yılları aşmanın zorluğunu yaşıyoruz. 

Olsun…

Bir yılı daha devirdik…

Yeni bir yıl devirmen için artık yalnızca seni bekliyor.

Ben artık yokum…

Yine de; 

Mutlu yıllar…

"Sen de biraz naz ediyorsun ama
Senin bana gönlün var gibi gibi
Yüzüme karşı git diyorsun ama
Sanki gözlerin kal der gibi gibi"
Barış Manço
Zerdaliler

Sustukça konuştuk sanki…

Ne kadar yakın ve ne kadar da uzaksın aslında… Sevmeye engel olunamayacak kadar sıcak, dokunmaya korkacak kadar soğuk… Hangisisin sahi sen; dokunmaya kıyamadığım o kırılgan çocuk mu yoksa kimseyi kırmaktan bir an bile çekinmeyen o buz kütlesi mi? Hanginizi sevdim aslında ben? Masumiyetin yanına böyle büyük acıları koymayı nasıl başarabildin sen? 

Sana söylemek istediğim o kadar çok şey var ki aslında.. Onca yıl o kadar fazla şeyi bir gün sana söylemek için o kadar fazla biriktirdim ki… Karşımdasın ve söyleyebilecek hiçbir şeyim yok şimdi. Onca yıldır dilimin altında biriktirdiğim onca cümle hiçbir anlam ifade etmiyormuşçasına kayboldu bir anda. Oysa muhakkak söylemem gereken şeyle vardı sana. Anlatmam, açıklamam, hesabını sormam gereken onlarca şey… Karşımdasın ve susuyorum sadece. Susuyorsun sen de… Onca sene tüm yaptığımız da bu değil miydi zaten? Madem konuşmayacaktık, madem söyleyecek hiçbir şeyimiz yoktu neden bir defa daha karşılaşmamızı istedi Tanrı? Bir yanlışlığı göstermek için mi yoksa kayıp zamanı telafi etmek için mi? Ne olduğunu anlayabilmek için birkaç cümle de olsa konuşmak gerekmez mi? 

Sessizliğinden okumaya çalışmaktan yoruldum seni. Bir ipucu aramaktan, anlamaya çalışmaktan ve tüm bunları yaparken seni kırmamaya özen göstermekten yoruldum… Aslında söyleyecek, kızacak o kadar çok şeyim var ki… Bir anlığına gözardı edebilsem seni söyleyebileceğim belki de hepsini teker teker… Çok iyi tanıyorum seni; bir bakışından, dudağının kıvrımından, suskunluğundan ne söylemek istediğini ne hissettiğini anlayabilecek kadar iyi tanıyorum, sırf bu yüzden bu kadar çok susuyorum ya zaten… 

Sağlamdı gardım… Kimse için düşmeyecek hatta zedelenmeyecek kadar sağlamdı yeniden görene kadar… Daha ilk anda paramparça oldum yeniden. Daha ilk anda karıştı her şey birbirine. Tanıştığımız zamanki o savunmasız kız kadar masumlaştım karşında yeniden, belki de sırf bu yüzden konuşamadım, anlatamadım sana derdimi bir defa daha… Zaten hiçbir zaman anlatamadım sana kendimi. Onca yıl, onca suskunlukta, varlıkta ve yoklukta hep anlamsız kaldım karşında. “Artık kırılmam, çok şey yaşadım” dediğim tüm o anlarda kırıldım sana ben… Oysa kırmak için hiçbir çaban da olmamıştı, böyleydin sen.. Hem yarabandı hem yara… Hem mutluluk hem karşı konulamaz bir hüzün…

Hani onca zaman sonra, onca yıl tek kelime konuşmadıktan sonra alelade bir “Nasılsın?” çıkıvermişti ya ağzından tam o anda anlatmak istemiştim her şeyi sana. “Hiç iyi değilim!” demek istemiştim, “Hiç iyi olmadım..” ama tek söyleyebildiğim “İyiyim.” oldu, “Bildiğin gibi…” Sahi ne biliyordun ki sen? Belki de sırf bu kadar inançsız olduğum için sana karşı bu kadar kırılgandım. Ne söylersen söyle ne yaparsan yap ikna olmayacaktım ben. Hani bir defa daha en başında küsmüştüm ya sana daha “ilk gençlik” denilen o yıllarda, hep o kadar kırılgan kaldım ben sana. Hani bir defa inanmıştım ve yanılmıştım ya sende, hep öyle yanıltacağına inandım beni. Sana inanmak ve sana kendimi bırakmak hep çok zor geldi bana. Belki sırf bu yüzden onca yılın öylece gelip aramızda birikmesine gönüllü oldum. Aksi mümkün olsaydı bırakabilir miydim seni bilemiyorum. Omzundan, gözlerinden, çocuksu gülüşünden, güldüğünde daha da çocuklaşan yüzünden, parmak uçlarımla işaretlediğim teninden vazgeçip gidebilir miydim bilmiyorum. Bunca zaman sonra yeniden gelmeyi de kendime yediremiyorum aslında. Sana inancım yaralı… 

Şimdi… Hem yıllar önceki o savunmasız inanmaya ve güvenmeye hazır senin tanıdığın ve çok iyi bildiğin o küçük kızım hem de artık inancını yitirmiş daha güçlü ve senin hiç tanımadığın koca bir kadınım… 

Sen de değişmişsindir yıllar içerisinde illa ki… Kimse aynı kalmaz… 

Peki ya kalp?

Kalpler de değişir mi yıllar içerisinde?

Peki sen tüm inançsızlığıma rağmen beni kalplerin değişmeyeceğine inandırabilir misin? 

Bir defa daha bir masala inandırabilir misin? 

Bilemiyorum..

**

Ezgi

Artık dönüp ona bakmak istemiyorum, bir defa daha umuda kapılmamak için, bir defa daha hayal kırıklığına uğramamak için..

Artık dönüp ona bakmak istemiyorum, bir defa daha umuda kapılmamak için, bir defa daha hayal kırıklığına uğramamak için..

Kalamıyorum.. Hiçbir koşul altında kendimi birine ya da bir yere ait hissedemiyorum. “Seviyorum” cümlesine buruk bi tebessümle karşılık verebiliyorum sadece “Ben o filmi izledim, sonu kötü bitiyor” der gibi.. Kabuğumu kırıp güvenmeyi göze alamıyorum; zaman zaman acıtsa da bu güvenli yalnızlığı seviyorum.

Olmaz
Malt

Yoruldum; bu karmaşadan, belirsizlik ve dramdan… 

Ne demeliyim şimdi sana? “Hoşgeldin” mi her şeye rağmen yoksa “Hoşçakal” mı bunca kırgınlığın ardından? Neye daha yakın duruyoruz seninle aşka mı nefrete mi? 

Yıllarca hiç durmadan kafamın içinde seninle savaştıktan sonra buradasın işte tam karşımda; nedensiz, kimliksiz, öylece… Tüm çıplaklığıyla karşımda işte tüm gerçekler. Peki ben gözlerimin gördüklerine mi inanmalıyım yoksa sadece duyduklarıma mı? Hangisi daha kolay? Hangisi daha çok mutlu eder beni? Bilemiyorum… 

Teninde parmak izlerini taşıdığın, senelerce “Aşk” dediğin adama arkanı dönüp öylece yürümek kolay mı sahi? Ben seni arkamda bırakabilecek kadar güçlü müyüm bugün? Güçlü olabilecek miyim bir gün? Bir gün o yolun sana çıkmadığı olacak mı? Mümkün mü? Ben istiyor muyum sana dokunmadan yaşayacağım bir hayatı? Kafamda binlerce soru var söz konusu sen olduğunda. 

Konu sen olunca düşünmeden adım atamıyorum. Her şeyi defalarca gözden geçirip defalarca kafamın içinde konuşup yine kendime susuyorum.. Oysa bir son bile yazmıştım ben hikayemize, hiç yaşayamadım… Ne zaman o veda sahnesine gelsem dönüp en başa gittim, yeniden yaşamak için… Öyle ki sana hiçbir zaman doymayacakmışım gibi geliyor bana. Sevişmek seninle olunca günah değilmiş gibi sanki… 

Gözlerin, dudakların, ellerin… Cennet nasıl bir yer diye sorsalar fazlasını söyleyemem bile.. 

Yine de her şeyin güzel olmasına yetmiyor tüm bunlar. Dokunmak, tadını almak, seninle yaşamak… Tüm bunlar bu kadar güzelken her şeyin güzel olmasına yetmiyor ne yazık ki. “Biz” olmayı başardığımız zamanlar olsa da “Biz” olarak kalmayı hiçbir zaman beceremedik biz. Kartlarımızı açık oynayamadık. Belki de tüm sevdiğimiz kaçak dövüşmek kim bilir? “Aşkı savaşa dönüştürdükten sonra ne değeri kalıyor ki?” diye düşünürken yine sana değer veriyorum. Yine seni istiyorum sadece. Ölür gibi, ölüm gibi… 

Ne zaman bir sona gelebileceğiz seninle bilmiyorum. Güzel ya da değil bir son istiyorum artık sadece… “Olmaz”lardan yoruldum… Bilememekten yoruldum… 

Ya gel, geride hiçbir şey bırakmadan her şeyini al gel ya da git içimin sokaklarından… 

Yoruldum… 

**

Ezgi

İki Yol
Mavi Sakal

Şimdi.. Onca zaman sonra.. Aynı yolda.. Her şeyin başladığı yerde ve yeniden… 

Üzülmeli miyim yoksa sevinmeli mi? Bilemiyorum…

Onca zaman sonra seninle aynı havayı soluyup aynı gökyüzüne bakmak ve tüm bunlara rağmen kalbimin deli gibi çarpmaması, göğsümü delip sana koşmaması… Ne zaman bu kadar sessizleşti kalbim söz konusu sen olduğunda? Ne zaman bu kadar eksildin içimden, bilemiyorum… Oysa bir zamanlar ömrümün sonuna kadar sadece seni seveceğime, sadece senin kalacağıma dair inançlarım vardı. Şimdi sadece seni gördüğünde heyecanlanmayan ve tüm bunlar normalmiş gibi davranan bir kalbim var sadece kendi bedenimde ve koşup sana gelmek için hiçbir çaba sarf etmiyor… Oysa gözlerim hiç değişmedi, oysa gözlerin hiç değişmedi… Gülüşlerim, sesim, bedenim her şey aynı ama sol yanımda taşıdığım o kalp… Ne zaman bu kadar kırıldım sana ve ne zaman bu kadar incindim hatırlamıyorum… 

Her zaman iki yol vardı aslında önümde ve ben her zaman her ikisinin de aynı yere çıkacağına inanıyordum… Bir defa buluşmuştum çünkü gözlerinle artık başka hiçbir yol olmayacaktı benim için, hiçbir şey kötü olmayacaktı… Her ne olursa olsun her ne yaşanırsa yaşansın ben sonunda hep sana gelecektim, yani ben öyle sanıyordum işte. Meğer bir gün sana geldiğimde artık son olmasını isteyecekmişim… Sana doyduktan sonra içimden “Git” deyip o uzun yola çıkacakmışım ben… Yani bunca zaman sadece sana doyamadığım için mi seviyordum seni ben? Yoksa intikam mı alıyorum? Bilemiyorum… 

"Teninden alacağımı aldım! Kalbim bundan sonra sadece benim" demek bu kadar kolay mıydı gerçekten? Ben bu kadar öfkeli miydim sana? Bana? Bize? Bilemiyorum… 

Birkaç içten gülüş, birkaç içten cümle ve koca bir sessizlik şimdi içimde kalan… 

Ne hissetmem gerektiğini bilmiyorum artık… 

Biz demek yerine “Sen” ve “Ben”i tercih ediyorum sadece… 

Sen… 

Güzel gözlü çocuk… 

Masal kahramanı…

Masalımın sayfalarının arasında kal…

Gelme…

Gelirsen kötü olacak her şey.

Gelirsen, “Biz” dersek kirlenecek dünya…

Gelme… 

Kalbini kalbime bağlarsam bir daha çözecek gücü bulamayacağım kendimde… 

**

Ezgi

"Eğer yağmur yağınca içeri gireceksen seninle gitmem uzak ülkelere."
Umay Umay

Sigarayı “Sen gibi” yakmalık saatler bunlar.. Kederli, durgun, şikayetçi… Hani sen hep öyle yakarsın sigaranı işte… Hem içine çekersin hem seni zehirlediğinden şikayet edersin. “Öksürtüyor” diye kızarsın, “Bitmedi şu sigara da” diye kendi kendine söylenirsin. Dumandan zaten küçücük olan gözlerin daha da kısılır. Dumanın ardından bakarsın bana öylece, sevgiyle…

Bana bakışlarını özledim. Bana bakıp bakıp dertlenmeni… Derttim, çileydim, zordum ama senindim ya… Dışından söylenir durur içten içe severdin ya sen beni, onu özledim işte en çok. Ağzın “Off!” deyip bıkkınlığını dile getirirken, kolların “Sakın gitme!” “Gidersen yine gel!” der gibi sarılırdı ya sen o sarılmalarını özledim… İncitmeden, kırmadan parmak uçlarınla sevişlerini özledim… Gözlerimden tut da parmak uçlarıma kadar dudaklarını değdirdiğin her hücremin yeniden hayat buluşunu özledim…

Bu gece seni affedecek bahanelerim yok. Her nefeste deli gibi kızıyorum sana. Kaybettiğimiz zamana, kaybetmekte olduğumuz zamana, korkaklığına, gelmişine geçmişine sövüyorum bu gece! Ellerimi tutmuyorsun ya kapatmıyorum gözlerimi! Kapatmayacağım da üstelik… Bu gece affetmeyeceğim seni… Bu gece “Rüyalarda buluşmayacağız” istemiyorum… Bu gece seni sevmek istemiyorum! Bu gece sana ölmek istemiyorum… Seninle geçireceğim tek bir gece için gelecek tüm geceleri yakmak istiyorum sadece…

***

Bang Bang
Nancy Sinatra

Senelerdir kafamın içinde seninle konuşuyorum… Senelerdir seninle kavga ediyorum… Ve sen yokluğunda bile beni yenmeyi beceriyorsun… 

Ne kadar zamandır susuyorum ne kadar zamandır sana birikiyorum bilmiyorum. Kafamın içinde sana o kadar fazla kızdım, o kadar çok şey anlattım ki bir gün yeniden karşı karşıya gelsek sana söyleyecek bir şeyim olur mu seçemiyorum. 

Gecelerce sana ne kadar kızgın olduğumu anlattım durdum. Korkaklığına kızdım, aşktan kaçışına kızdım, suskunluğuna kızdım, beni her seferde esir alışına kızdım… Bana beni hiçbir zaman esir almayacağını söylemiştin oysa… Kıpırdayamıyorum, nefes alamıyorum, ağzımı açıp tek kelime edemiyorum söz konusu sen olunca! Nasıl kızıyorum sana ve nasıl da seviyorum aslında… 

Durmadan kararlar aldım. “Hayır! Bir daha geldiğinde kapıyı açmayacağım!” “Bir daha aradığında telefonu ilk çalışında da ellinci arayışında da açmayacağım!” “Bu defa yelkenlerimi öyle kolay suya indirmeyeceğim!” Aldığım her kararı başarıyla uygulamadım! Telefon çalar çalmaz koştum, sesini duyma isteği her zaman engel oldu sana karşı koymaya. “Gel” dediğinde “Hayır” demeye karar verdiğim halde iki elim kanda da olsa koşarak geldim hep sana. Sırf seninle yarım saat de olsa el ele tutuşmanın yaşatacağı mutluluk için senelerce acı çekmeyi göze aldım. Seni birkaç saat gördüm, birkaç saat dokundum, birkaç saat beni sevdin… Acısını senelerce içimde taşıdım.. Yalnızlığını yaşadım. Dönüp gitmeyi beceremedim hiçbir zaman arkada kalan sen olunca… 

Yine de gözlerimden senin için hiç yağmurlar yağmadı… Hani sen hep öyle isterdin ya… Kendimce sana verdiğim sözü tutuyordum işte, kendime nasıl kötülük yaptığımın farkında değildim. Ne kadar tuttuysam gözyaşlarımı o kadar büyüdün içimde. O kadar büyüdün ki artık taşımakta güçlük çekiyorum. İçimde sen varken nefes bile alamıyorum! Ölüyorum… Bu defa küllerimden doğmayacağım üstelik…

Gitmeni istiyorum artık. Hayatımdan, tenimden, dudaklarımdan hiç yaşanmamış gibi gitmeni istiyorum… Seni daha fazla içimde taşıyacak gücüm yok. Aşkın yükünün altında eziliyorum. Kalbime daha fazla ağırlık yapmanı istemiyorum. Çok acı vereceğini bile bile teninden vazgeçiyorum. Sadece gitmeni istiyorum. 

Bu yol bana mutluluk getirmedi.. Getireceği de yok sanırım… Kafamda seninle konuşmaktan, sana bu kadar yakından bakarken bu kadar fazla iç içeyken seninle bu uzaklıklara tahammülüm kalmadı artık. İstemiyorum. Gelmeni, dokunmanı, sevmeni istemiyorum! 

Bir kere daha ölmeye gücüm yok biliyorum… 

Bu son olsun…

Kalbim bir daha öyle atmayacak olsa da bu artık son olsun..

Gelme… 

Artık beklemiyorum! 

**

Ezgi

Kadın olmak…
Hep mi yanlış anlaşıldık yoksa kendimizi anlatmayı mı beceremedik? 
Çok mu suskun kaldık ayrılıklar, yalanlar, ihanetler karşısında?
Hep mi kırılmaya çok müsait davrandık yoksa kırılmamız kimsenin umurunda olmadı mı?
Değiştiğimiz zaman mı kıymete bindik sadece?
Kalbimiz artık dayanamayacak hale geldiğinde mi sevgimizin kıymeti anlaşılmaya başladı? 
Değiştim… Büyüdüm… Her yanılgıdan bir dersle güçlü ama yalnız bir kadınım şimdi… 
Yalnızlık daha iyi geliyor… 
Yaralarım iyileşiyor…

Kadın olmak…

Hep mi yanlış anlaşıldık yoksa kendimizi anlatmayı mı beceremedik? 

Çok mu suskun kaldık ayrılıklar, yalanlar, ihanetler karşısında?

Hep mi kırılmaya çok müsait davrandık yoksa kırılmamız kimsenin umurunda olmadı mı?

Değiştiğimiz zaman mı kıymete bindik sadece?

Kalbimiz artık dayanamayacak hale geldiğinde mi sevgimizin kıymeti anlaşılmaya başladı? 

Değiştim… Büyüdüm… Her yanılgıdan bir dersle güçlü ama yalnız bir kadınım şimdi… 

Yalnızlık daha iyi geliyor… 

Yaralarım iyileşiyor…

Aşk güzel şey aslında hemen yanına bir de ayrılık yazılmasa..

"Onunla yatarken sanki aradan geçen uzun yıllarda ne bir erkek ne de o büyük acılar var. Dipdiri kalmış bir sevgi, bir istek var yalnız. Yıllar beni hiç yıpratmamış aksine duygularıma yön vermiş. Güzelin, bir insan sevmenin, bir insanın tenini okşamanın, bir insanla birleşmenin kutsallığını, bu kutsallığın tadına varmayı öğretmiş bana. Yatmaların hepsi aynı güzellikte değildir."

"Onunla yatarken sanki aradan geçen uzun yıllarda ne bir erkek ne de o büyük acılar var. Dipdiri kalmış bir sevgi, bir istek var yalnız. Yıllar beni hiç yıpratmamış aksine duygularıma yön vermiş. Güzelin, bir insan sevmenin, bir insanın tenini okşamanın, bir insanla birleşmenin kutsallığını, bu kutsallığın tadına varmayı öğretmiş bana. Yatmaların hepsi aynı güzellikte değildir."